Allah'ın adıyla İslam'ın hüzün aylarını geride bıraktık. Muharrem ve Sefer ayları her daim İslam dünyasında duygu yoğunluğunun zirve yaptığı aylar olmuştur. Bu hüznün zirve yaptığı yer ise, Aşura günü olmuştur. Niye zirve, çünkü peygamber(sav)'in irtihalinden hemen sonra Müslümanların akıl almaz davranış bozuklukları neticesinde öyle haller yaşandı ki; "bir uçtan bir uca" diyebileceğimiz saf tutuşları, hala bugün bile tefsir etmeye ihtiyaç duyuyor İslam toplumu. O dönemde yaşananların yarattığı travmanın büyüklüğü, üzerinden bin yıldan fazla geçmesine rağmen, olayın yarattığı acı dinmemişse eğer; buna hüznün zirvesi denmez de ne denir? .
Ehlibeyt Haber Ajansı ABNA- Biliriz ki hüzünler paylaşıldıkça azalır. Ülkemizde her ne kadar bu bağlamda gölümüzü ferahlatan gelişmeler olmuşsa da, hala Muharrem ayı için "coşkuyla idrak ettik..." açıklamaları, alınacak yolun ne denli uzun ve meşakkatli olacağının da işaretlerini vermektedir. İşaret, bir başka şeyi de gösteriyor ki; yol uzun, yol meşakkatli ve yol; önüne ters işaret levhaları konmak üzere, başka yollara çıkarılmaya çalışma gayretlerinin ürünü olarak mayınlarla da döşenmiştir.
İdrak sorunu tarihseldir ve güncel bağlamada yaşanan hadiselerin yorumlanmasında idrakin doğurduğu sıkıntıların köklerini de oralarda aramak gerekir. "Tarihten ibret alınsaydı, tekerrür eder miydi tarih?" diyen de, buradan etmektedir feryadını. Müslümanlar olarak maalesef birçok alanda olduğu gibi kendi öznel tarihimizi bilebilmede de yeter durumda değiliz. Coğrafyamız; rabbimizin bize lütfü, kültürel ve inançsal derinliklerimiz; bu hayatı doğru ve dolu yaşamaya yeter de artar durumdayken, büyük çoğunluğumuzun durumu; zihni prangaların kırılma iradesizliğinden dolayı "köle" hükmünde olmuştur. İşin acı yanı ise bu durumun (köleliğin) olağanlığına alıştırılmış halklar, illa da bir başka gücün (ağırlıkla da Batılıların) fırsat verdiği oranca kendi halini değiştirme iradesi göstermektedir. Suskun toplumları konuşturan, zaman zaman aksiyonel hale sokan, kendi coğrafyasında kendini idare etme hakkını hatırlatan etkenler, yerel olmaktan ziyade dış odaklı olmuştur. Coğrafyamızda buna dair bir iki istisna (İran İslam İnkılabı, Filistin uyanışının sosyalizmden İslami kutba kayması vb..) ise yeter durum olmadığından, genel kaideyi bozmamıştır.
İslam toplumu, peygamber(sav)'in vefatından sonra ciddi kırılmaların yaşandığı bir tarihe sahiptir. Resulullah(sav)'ın irtihalinin hemen akabinde gelen hadiselerin bugün konuşulmasının istenmemesinin altında yatan saik, ümmet arasına ayrılıkların girmesinden doğacak endişeden ziyade; sorgu kültürünün doğuracağı sarsıntının, cevap bulamama finali karşısında kaldıracağı tarihi örtülerdir.
Amacımız; kanımızın oluk oluk akıtıldığı, coğrafyamızda namahrem ellerin gezindiği, namus ve zenginliğimizin göz göre göre iğdiş edildiği bir dönemde, tarihe gömülmeyi arzu etmek değildir. Ancak; tarih de, bu günümüzü imar etmede yadsınamayacak bir gerçeklik ise, onu yok saymayla neyi becerebiliriz bunu ortaya koymak gerekir. Aşura, bu yönüyle özellikle Türkiye coğrafyasında bilinirlilik anlamında yenidir. Aşura'yı konuşmanın doğal sonucu olarak sözün bir şekliyle Sakife'ye geleceğini sezenler bu yılki Aşura günlerinde; "İmam Huseyn(as)'i anmanın, bunu her yıl tekrar etmenin ne gereği var, bu; kin ve nefret kültürünü doğurur" diyerek ustaca bir kaçış yolu oluşturuyorlardı. İstanbul'da tarihi Beyazıt kapalı çarşıda 35.000 kase Aşure tatlısı dağıttırmak ise, bir başka hesaba işaret etmekteydi. "Madem Aşura'yı inkar edemiyoruz karakteriyle oynayalım" mantığı... İslam'ın karşınına Ilımlı İslam, radikal İslam, muhafazakar İslam, liberal İslam, sol İslam, sağ İslam diye bin bir türlü tuzak kuranlar aynı şeyi elbette ki Aşura için de yapabilirler. Aşura günü 57 yaşında şehid edilen İmam Huseyn(as), bu coğrafya insanının algısında "hala dedesinin namaz kıldığı zamanlarda onun sırtına binen bir çocuk, veya çok iyimser tanımla kardeşi İmam Hasan(as)'la birlikte cennet gençlerinin efendisidir." Dinin, saltanat basamağı edilme isteğinin önüne geçen, bu uğurda emsalsiz bir duruş sergileyen Huseyn(as)'den ne haber, hiç...
Ali Şeriati'nin "rahatsız etmeye geldim" deyişi gibi bir şey; anlatmak istediğim... Ki, Muharrem ayı'nın ruhuna uygun bir bakış açısıyla ele alınan, onunla ilgili panelin İstanbul'da düzenlenmiş olması, ümmetin uyandırılmasına yönelik ciddi gayrettir. Evet, tanımı tüm anlamıyla özümseyerek muhatabımıza anlatmak zorundayız: Uyandırmak!
Miladi 632'de Peygamberimiz dünyasını değişti, 661'de İmam Ali(as)'a suikast düzenlediler, 680'de o facia (Aşura) yaşandı; İmam Huseyn(as)'in başı bedeninden ayrılıp mızrak üzerinde gezdirilmeye başlandı.
Cinnet halini görüyorsunuz değil mi? 680-632=48 yıl içerisinde "Anam babam sana feda olsun" diyen Müslümanlar, onun bu dünyada bıraktığı iki emanetine eşi benzeri görülmemiş bir zulüm yaşattılar.
Peki, niye; ne adına? Ya da bugün, o günlerin izlerini taşıyan bir durum söz konusu mu, değil mi?
O gün, derken; bu gün için bir şey demiş olmuyor muyuz aslında? Sorgulamanın, durulması gereken yerde durulmadığı taktirde sonrasındaki hayıflanmaların bir kıymet-i harbiyesinin olmadığı üzerinden gerçekleştiği varsayımıyla; zaman mevhumunun ilkesel bazda bir önem teşkil etmediği de aşikar değil midir?
Bu bağlamda:
Bu yazının son cümlelerini yazarken Başbakanın Irak'la ilgili, içinde Yezid geçen açıklamasını okudum. Daha öncede Bahreyn için, içinde Kerbela geçen cümleler kurmuştu. Bir saflaşmadan bahsedip Huseyni duruş peşindeyse eğer, karnesi çok kırıktır bilinmesi gerekir. Ortadoğu'da karizması ciddi yara almış Başbakanın, bu yarayı derinleştirici adımlarının ülkemize kazandıracağı düşmanlıkları hakketmediğimizi düşünüyorum. Aşura'yı , tüm yönleriyle, kişi ve misyonlarıyla konuşup anlarsak eğer, anlaşıldığı şeklinde olduğu gibi değil; Ali Şeriati'de olduğu gibi Zeynep'çe yaşatırız ki; doğrusuda budur. Gömleğini değiştiren bir Başbakanla bu saatten sonra mümkün müdür ; Rabbim bilir...